30.12.2010

Bilgisayar Başında Yemek Yemeyin!!!

Bilgisayar başında yemek yemeyin !!!!
Bilimcilere göre bilgisayar başında yemek yiyenler tokluk duygusunu daha geç hissediyor. Bilimciler, bilgisayar karşısında yemek yemenin, tokluk duygusunu azalttığı konusunda uyarıda bulundu.
 İtalyan Corriere della Sera gazetesinde çıkan habere göre, işte, evde ve hatta restoranlarda gözlerini bilgisayar ekranından ayırmadan yemek yemeyi alışkanlık haline getirenlerin sayısının gitgide arttığı günümüzde, bu konuda bir araştırma yapan bilimadamları, bunun pek de sağlıklı olmadığını ortaya koydu.
İngiltere'deki Bristol Üniversitesinde görev yapan

22.12.2010

Facebook'ta bu kişileri eklemeyin!

Facebook her ne kadar bütün dünyayı saran bir ağ haline gelmiş, tanıdığınız hemen herkes orada buluşmuş olsa da, herkesin arkadaşlık teklifini kabul etmek, oradan size gönderilen her davete katılmak zorunda değilsiniz. Bir kere her şeyden önce sosyal ağınızdan çıkarmanız gereken insanlar olduğunu kabul etmelisiniz. Ve bir daha asla Facebook’ta arkadaş olmamanız gereken...

Çünkü herkesle aynı mesafede bir arkadaşlık kuramayacağınız gibi samimi arkadaşlarınız arasında göze batmayan size ait fotoğraflar ve videolar bazıları için ve tabii dolaylı olarak sizin için sorun haline gelebilir.

İşte tüm bu sıkıntıları yaşamamak için Facebook’ta arkadaş olmamanız gereken insan tipileri

Anne babanızın arkadaşları

Sizi çok küçük yaşlarınızdan beri tanıyan bu arkadaşlar, eski dönemlerinizle ilgili, hoşunuza gitmeyen

15.12.2010

YE, İÇ, MUTLU OL!

Hazır yemek ve şekerli içecekler çocuklarımızı şişmanlatıyor olabilir, ancak aynı zamanda onları mutlu da ediyor...
Tayvan Ulusal Üniversitesi ve Arkansas Üniversitesi' nden araştırmacılara göre, sağlıksız yiyecek ve içecek tüketimini azaltarak çocukluk çağı obezitesini engellemeyi amaçlayan programlar, çocukları mutlu edecek başka yöntemler kullanmaları durumunda daha etkili olabilir.
şekilde sağlıklı yemek yiyen bi bebeğin mutsuzluğunu görmektesiniz:))
Çocukluk çağı obezitesi dünya çapında önemli bir sağlık sorunu. Araştırmacılar, sağlıksız beslenme alışkanlıkları ve çocukların psikolojik sağlıkları arasındaki ilişkiyi incelediler. 2001 yılında Tayvan' da yapılmış bir anketin verileri kullanılarak, 2-12 yaş grubundan 2366 çocuğun hazır yemek(patates kızartması, pizza, hamburger) ve şekerli içecek(gazoz ve benzeri asitli içecekler ile şekerle tatlandırılmış diğer hazır içecekler) tüketiminin vücut ağırlıklarına ve mutluluk seviyelerine etkisini araştırdılar.
Ankete katılanların %25 'i fazla kilolu ya da obez, yaklaşık %19'u ise kendisini çocukluklarında mutsuz, üzgün ya da karamsar hisseden çocuklardı.Çalışmanın en önemli bulgusu, hazır yemek yiyen ve şekerli içecek içen çocukların fazla kilolu olma olasılıklarının daha yüksek, mutsuz olma olasılıklarının ise daha düşük olduğuydu.
Bu araştırma verileri dikkate alınarak çocukların genel sağlığını iyileştirmeyi amaçlayan programların, onların mutluluklarını feda eden obeziteyi azaltmak için bu bulguları dikkate almalarının gerekliliği ortada..  

9.12.2010

"TOCCA"LAŞMAK...

İletişim çağında yaşıyoruz. Her saniye bir iletişim içindeyiz desek çok da abartmış olmayız aslında. Türlü türlü şekillerde iletişim kuruyoruz dış çevreyle hatta kendimizle. Sözlü iletişim, sözsüz iletişim, vs. vs. Beden dilimiz de bize sözsüz iletişim kurmamızda oldukça yardımcı oluyor.
Herkesin kendisini bir ifade ediş biçimi var. Yakın çevremizdeki sevdiklerimizi sarılmak, öpmek istiyoruz ama bunun dışında resmi olduğumuz insanlarla temas kurmak için genelde tokalaşıyoruz. El sıkışmak resmiyetle samimiyet arasındaki ince çizgide temas kurmak için iyi bir aracı rolü üstleniyor. Anladığınız üzere bugünkü konumuz tokalaşmak / el sıkışmak. Neden el sıkışırızın cevaplarını arayacağız hep birlikte...
Ufak bir google turundan sonra bilirkişi hep bir ağızdan şu noktada odaklaşmış:
Tokalaşmanın çağlar öncesine dayandığını, fi tarihinde eli silah tutan erkeklerin ellerinde silah olmadığını karşı tarafa göstermek için silah tutan sağ ellerini karşı tarafa uzattıklarını, buna karşılık diğerinin de aynı hareketi yaptığını, ani bir silah çekme olayını önlemek içinde birbirine boş bir şekilde uzanmış bu ellerin birbiriyle sıkı sıkıya tutuşması sonucu tokalaşmanın temellerinin atılmış olması. Mesaj: Silahsızım ve dostum. Bu haberin kaynağını bulamadım, herkes birbirinden yayınlamış sanırım. (: Doğruluğunu denetleyemedim o yüzden ama mantıklı geldi bana ilk etapta. 
Araştırmamı google'ın derinliklerine inip genişlettikçe şu hadis-i şerifle karşılaştım:
"Selamlaştığı insana sağ elini uzatmak, işaret ve baş parmağı arasındaki boşluğu karşıdaki insanın aynı yerine temas ettirmek. Çünkü bu yerlerde muhabbet damarları vardır. "
Bu hadis-i şerifinde kaynağını bulamadım, sahih hadis mi bilemedim ama burada bahsedilen durum bizim bildiğimiz anlamda el sıkışmanın ta kendisi değil mi? Yoksa ben mi yanılıyorum onu da bilemedim.
İslam dininin selamlaşmaya ne kadar çok önem verdiğini bilmeyenimiz yoktur. Müslüman kardeşler arasında bir bağ kurmanın ilk adımı belki de. Müslümanların  hiç tanımadığı, bilmediği ırktan, dilden, ülkeden bir müslüman kardeşleriyle bile sadece "Selamun aleyküm" diyerek iletişim kurabildikleri, yüzlerinde tebessüm oluşturabildikleri, görülmeyen bir bağ, karşılıklı duygu alış-verişi yaşanmasına sebebiyet verdikleri şüphesiz. Dolayısıyla eğer bu sahih bir hadis ise gerçekten bu noktalarda muhabbet damarları var ise tokalaşmak bir mana kazanmaya başlıyor.
Bugün beden dilinde de el sıkışmak önemli bir konu. Sadece kişinin tokalaşma şekline bakarak bile kişilik analizleri yapılabilmekte.
Karşı cinsle tokalaşma konusunun caiz olup olmadığı ise hala gereksiz bir şekilde tartışıla dursun (ki gayet açık aslında İslamın bakış açısı ilgili konuya yorum yapmak, nedenlerini aramak bana düşmez) hemcinslerimle de tokalaşmayı tercih etmem pek.  Zaten solağım hemcinslerim dahi ellerini uzattıklarında ben gayri ihtiyari sol ile karşılık verince ufak bir karışıklık oluyor sonra gülümsemeler falan el sıkışmaktan kurtuluyorum (: , E! hijyen zaten başlı başına bir sorun. İnsanın her an elini yıkama lüksü olmuyor ki... Yok yok hiç bana göre değil, ben gulyabaniliğimle başbaşa mutluyum. ((:
Tüm bunları araştırırken el sıkışmak neyse de neden tokalaşmak denmiş adına diye merak ettim tabi. (: Yılmadım onu da araştırdım. İtalyancada "tocco" dokunma demek. Tokalaşmak kelimesi bize de "tocco" dan türemiş yani. (: Tasvip etmesem de kadeh tokuşturmak da yine bu kelimeden türemiş. Madem öyle bildiğimiz tokayla tokalaşmanın bir bağlantısı var mı diye de merak ettim. Mantıken toka saçlarımızı birleştiriyor, tutuyor, tokalaşırken de ellerimiz birbirini tutuyor dedim bir araştırdım. Toka 1700'lerin başında İtalyan Tony Tocca tarafından bulunmuş, Tony karısının keçe gibi uzun kıvırcık saçlarından rahatsız olmakta ve bu konuda bir şeyler yapmak istemektedir. Bundan yola çıkan Tocca tokayı icat etmiş ve adını tocca koymuştur. Aralarında direkt bağ yok görmüş olduğunuz gibi, adamın soy ismiymiş sadece (: Ama gereksiz bilgiler stoğunuza bir yenisini eklemiş oldum bu sayede. (:

3.12.2010

FACEBOOK'UN KORKUTAN YÜZÜ

ABD'de yapılan bir araştırma, ülkedeki boşanmaların beşte birinin sebebinin sosyal paylaşım ağı Facebook olduğunu ortaya koydu.
Amerikan Boşanma Avukatları Akademisi tarafından yapılan araştırmaya göre, flört içeren mesajlar ve fotoğraflar Facebook yüzünden boşanmaların nedenlerinin başında geliyor.

26.11.2010

PERFORMANSINIZI ÖLÇME KILAVUZU:)))

İşsizlik hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde karşılaşılan önemli problemlerden biri olmaya devam etmektedir. Büyük firmalar, şirketler ve kurumlar eleman alırken bireylerin performanslarını ölçen, bireylerin sistem üzerinde kontrolünü hesaplayan ve çalışanların yüksek donanımlı olmalarını ön planda tutan bir değerlendirme yaparak çalışanlarını seçmektedirler. Bir çalışanın başarı ölçeği de diyebileceğimiz performans değerlendirme terimleri aşağıda açıklamalarıyla yer almaktadır…..


MOTİVASYONU YÜKSEK
Sazan gibi her şeye atlayan, bilumum angarya yüklenebilen şahsiyet..

ETKİLİ SUNUŞ TEKNİĞİNE SAHİP
Ortalamanın üzerinde güzel/yakışıklı kişi; cillop gibi..

24.11.2010

NİHAYET (İzinsiz mail, SMS frenlenecek )

Bakanlar Kurulu’nda önceki gün kabul edilen 16 maddelik Elektronik Ticaret Kanun Tasarısı’nda, “istek dışı” haberleşme yasaklanıp, 10 bin liradan 100 bin liraya kadar idari para cezası getirilirken, indirim, hediye, promosyon ve yarışmalara da çeki düzen verildi. Adalet Bakanlığı’nca, “AB Elektronik Ticaret Direktifi’ne” uyum sağlanması amacıyla hazırlanan “Elektronik Ticaretin Düzenlenmesi Hakkındaki Kanun Tasarısı” önümüzdeki günlerde Meclis’e sevk edilecek.

21.11.2010

Biri İstenmeyen E-Posta mı Dedi?!!!

Son zamanlarda bir sürü gereksiz mail alıyordum. Mail kutumu boşaltmaktan bıkmıştım o derece. (: Bu gidişe dur demenin zamanı geldi deyip tüm o saçma sapan, reklam amaçlı gelen e-postalardan kurtuldum. Benim gibi aynı dertten müzdarip olanlar vardır belki içimizden diye de nasıl yapıldığını görsel olarak sizlerle de paylaşmak istedim. (:








1. İlk olarak hotmail hesabınıza giriş yapıp gelmesini istemediğiniz maili açın.


2. Açtığınız mailde gönderenin e-posta adresini kopyalayın.

3. Ekranda sağ üst köşedeki "Seçenekler" butonunun altındaki "Diğer Seçenekler" ögesini tıklayın.

4. Karşınıza çıkan sayfada "Güvenli ve engellenen gönderenler" segmesine bi tık tık. (:

5. Açılan sayfanın altında yer alan "Engellenen Gönderenler"i tıklayınız. Mutlu sona az kaldı. (:


6. Engellemek istediğiniz maili açtığınızda gönderenin e-posta adresini kopyalamıştınız ya soldaki kutucuğa yapıştırınız bir zahmet ya da üşenmezseniz direkt olarak adresi buraya da yazabilirsiniz. 
* Adresi olduğu gibi yazarsanız örnekteki gibi "ad@example.com" sadece o adresten gelen mailleri, yalnız "@example.com" yazarsanız sonu @example.com ile biten tüm mail adreslerini engellemiş olursunuz. (;

7. Listeye ekle dediğiniz an diğer engelli listenizin yanında yerini almış olacak bu adreste. Mutlu son (;

İşte bu kadar... Sonuçta gereksiz maillerden temizlenmiş, girince huzur veren bir mail kutusu sizleri bekliyor olacak. ((((:


18.11.2010

Naftalin Nostalji Kokar

Yoğunluktan dolayı yeni yazı paylaşamamıştım sizlerle. Hem gereksiz gerekliler konusunda hafızalarınızı doldurmak hem de geç kalmış bir bayram tebriği olarak yazıyorum bu satırları. (:
Naftalin kokusunu bilmeyenimiz yoktur. Çoğumuzun aklına ilk olarak büyükanne ve büyükbabasının evi geliyor değil mi? O kapıdan içeri girer girmez tüm benliğimize işleyen naftalin kokusuyla el öpmeler, sarılmalar...
Tonton bir fizik öğretmenimiz vardı lise yıllarında  naftalin kokulu. O da bir büyükanneydi belki de kim bilir. (: Naftalin mazi kokar aslında buram buram, hatıralar hatıralar... Unutulmasın, aklımıza geldiğinde yüzümüzde minik bir tebessüm oluştursun, yok olmasın diye koruyup kollar anılarımızı...
Sadece anılarımızı değil tabi ki. İsterseniz önce biraz kimyasal özelliklerine bakalım birlikte.
Naftalin ( C10H8 maden kömürünün damıtılmasıyla elde edilen beyaz renkli aromatik bir hidrokarbondur. Suda değil de alkolde çözünen, sanayiden tutun da boya, eczacılık, parfümeri, vb. gibi birçok sektörde kullanılan katı bir madde olur kendileri. Kimya dersi alanlarımız hemen hatırlayacaktır. (Naftalini madde konusunu işlerken unutmak ne mümkün zaten?! (: ) Naftalin katı bir madde olmasına rağmen hal değiştirirken katı-sıvı-gaz şeklinde değil de direkt olarak katıdan gaza geçebilen derslerde süblimleşme olayı için gösterilen yegane örnektir. Süblimleşme olayı bir maddenin katı fazdan doğrudan sıvılaşmadan gaz fazına geçmesidir.
Bizleri, kıyafetlerimizi güvelerden böceklerden korumak için birebirdir. Sonra kötü kokuların önüne geçmek içinde tuvalet ve banyolarda sık sık kullanılır. Hatta annem elektrik süpürgesinin içine bile bir miktar naftalin çeker, her ev süpürülüşünde ortamı naftalin kokusu kaplar. (:
Çok masum gözüküyor değil mi beyaz beyaz? Ama hiçte o kadar masum değilmiş aslında. Yararlarının yanı sıra günümüzde sağlığımız açısından zararlarının da olduğu bilinmekte. Dolayısıyla siz siz olun, naftalini uzun süre solumaktan, çocuklarınızın bir şekilde ağızlarına koymalarından, hatta doğrudan uzun süre temas halinde olmaktan sakının. Ne kadar doğru bilinmez bir rivayete göre alyuvar hücrelerimize zarar vermekte olup, kansere bile yol açabiliyormuş deniliyor. Zararları konusunda bilimsel olarak %100 kanıtlanmış bir bulguya rastlayamadım araştırmalarım sırasında. Hep bir rivayet şeklinde ele alınmış konu. Sizin bildikleriniz varsa bu noktada paylaşımlarınızı bekliyoruz sabırsızlıkla. (;
Günümüzde eskiye özlemin arttığı, iki lafımızdan birinin ahhh nerede o eski .... ile başlayan cümlelerin olduğu bir süreçte bunun sadece iki açıklaması olabilir. Ya yaşlanıyoruz ya naftalin kokulu nostalji yapmak istiyoruz. (((:
Nostaljik, naftalin kokulu bayramlar diliyorum sizlere efendim....
Dip not olarak keşke hayatımızda var olan bizi yeyip bitiren dert güvelerine karşı da işe yarasaydı şu naftalin... Dertler yaklaştıkça "Yaklaşmayın naftalinlerim naftalin adamım bennn.... " dese... :/ Naftalinman'im kokulu kokulu gelse... (((:

Çokta mantıksız olmadı bence. Biz ki
uçan süpermanları, ağ atan spidermanları, yarasa kanatlı batmanları kendimize süper kahraman kabul etmiş insanlarız  'naftalinman'imin neyi eksik değil mi ama?! (:

4.11.2010

MAYA KEHANETLERİNE GÖRE 2012 YILI GERÇEKTEN ZAMANLARIN SONU MU?


Bütün büyük dinler, uygarlıkların çöküşleri ile ilgili efsanelere sahiptir. Sapkınlığa düşen uygarlıkların Yaratıcı tarafından yok edilişlerinin başta Kur’an-ı Kerim ve İncil olmak üzere pek çok kutsal kitapta sık sık bahsi geçmektedir. Ne yazık ki insanlığın uygarlaştığı fakat ahlaksızlaştığı bir dönem içindeyiz. Belki bir gün yeni mitolojik hikayeler de kendi uygarlığımızın sapkınlığı ve yok oluşu insanoğluna ibret olması için anlatılacak. Tıpkı eskiden olduğu gibi… Anlamak isteyene tarihte, mitolojide ve kutsal kitabımızda çok büyük dersler var..
Son yıllarda dünyanın en gizemli uygarlıklarından biri olan Mayalar’ın kehanetleri uzun süredir dünya gündemini meşgul etmekte. Maya toplumundan kalan yazılı tabletler bilim adamlarınca ancak yüz yılda çözülebildi. Hiçbir iz bırakmadan tarih sahnesinden silinen bu görkemli uygarlığın izlerini araştıran bilim adamı ve tarihçiler, dünyanın geleceğiyle ilgili önemli ipuçlarına

31.10.2010

BALIK HAFIZASI 3 SANİYELİK Mİ SANDIN???!!!

Tanıştırıyım bu benim canım balığım Humty-Dumty im. ((:  Doğumgünü hediyem olur kendileri. Yaklaşıkta 5-6 aydır benimle. Ne diyim Allah uzun ömürler verir inşallah. (:
Bugünkü yazıma konu olmasının sebebi ise beni hergün şaşkına çeviren halleri. Kim dediyse balıkların hafızası 3 saniye diye onları yalancı çıkaracak cinsten.
Bir kere Pavlov'un köpeklerinden hiçbir eksiği yok. O da anlıyor mama saatinin geldiğini, yanına yaklaşınca (ki bu genelde yem vermek için oluyor zaten) daha yem vermeden suyun üzerine çıkıp yemek yeme pozisyonu alıyor. Yem verince de haaaapp diye yutuyor. (: (O sesi duymanız lazım anlatılmaz duyulur yani. :P)
Eğer sadece 3 saniye olsaydı hafızası nereden bilecek benim oraya neden geldiğimi, yemini daha görmeden benim el hareketlerime göre hareket etmesi benim nazarımda akıllı bıdık yapıyor kendisini.
İşte tam da bu sırada araştırmacı ruhum harekete geçti ve

29.10.2010

ALIŞ-VERİŞ GENİ

Alış-verişi sevmeyenimiz yoktur sanırım. Az yada çok sevenimiz vardır da günümüz koşullarında bu denli tüketici toplumuna dönüşmüşken, onda var bende yok psikolojisi benliklerimizi bu denli sarmışken hiç sevmeyenimiz yoktur diye düşünüyorum. İsrafın haram olduğuna vurgu yapıp bu yazımı başta kendim olmak üzere tüm bilinçsiz tüketicilere ithaf ediyorum.
Kapitalist düzene göre insanların mutluluğu yaptıkları tüketimle doğru orantılıymış gibi gösteriliyor. Peki gerçekten parayla saadet oluyor mu? Günümüzde parasız saadet olamayacağı kesin gibi gözüküyor da acaba saadete giden yol paradan mı geçiyor tartışılır...


İnsanlar bir toplum içinde yaşarlar, yaşadıkları toplumdan etkilenirler muhakkak. İnsanlığa  değerin üzerinde giydiği kıyafetin markasına, kullandığı cep telefonuna, bindiği arabaya göre verildiği bir toplumda tüketim canavarına dönüşmemek için kişinin kendini toplumdan soyutlaması gerekiyor sanırım. Ekonomi literatüründe gereksinimlerin sonsuz olduğunu düşündüğümüzde kişinin bu gidişe dur diyecek tek gücün kendi olduğunun farkına varması şart!!!
Alış-veriş yapmak artık sadece ihtiyaçları gidermek amaçlı değil bir nevi terapi etkisi yapıyor. Kişiler günümüzde alış-veriş yaparken dertlerinden, tasalarından arınıyorlar, mutlu oluyorlar yada olduklarını sanıyorlar çünkü asıl sorun sabit gelirle sonsuz gider arasındaki farkın kart ekstresi şeklinde kişiye ulaşmasıyla gün yüzüne çıkıyor. Maddi çıkmaz bir süre sonra huzursuzluğa, şiddete dönüşüp önce kişiyi daha sonra ailesini ve bir süre sonra içinde yaşadığı toplumu kaos ortamına sürüklüyor.
Ama yok, siz benim gelirim yüksek üçe beşe bakmam, istediğim kadar harcarım, tüketirim, istediğimi alır, yer, içerim böyle mutluyum diyorsanız yüksek gelirli ülkelere baktığımızda, halkın sağlıktan -eğitime, aile yapısına kadar yaşadığı problemleri göz önüne aldığımızda parayla saadet olamayacağını  anlıyoruz sanırım.
Huzur bulmak, mutlu olmak, prestij kazanmak, saygınlık görmek, vs. için yaptığımız tüm harcamalar bizi kısa süreli mutlu etse de aslında kısır bir döngünün, tükettikçe daha çok tükettiren bir zincirin halkası haline getirmekten başka bir işe yaramıyor. Maddi olarak sağlanacak huzur bir noktada tıkanıyor. Kişinin manevi dünyasında da huzurlu olması için huzur arayışı içinde olması gerek, kendini zaman zaman soyutlayıp iç dünyasına dönmesi, iç güzelliğin dışına yansıdığını kendine hatırlatması gerek.
İnsanların açlıktan öldüğü bir dünyada bu kadar çok tüketerek onların yaşam hakkını ellerinden aldığımızı düşünüyorum. Ozon tabakasındaki delik, küresel ısınma, her yıl türeyen değişik hayvan isimleri taşıyan hastalıklar (kuş gribi, deli dana, kene-kırım kongo, domuz gribi vs.) hepsi doğanın dengesini bozduğumuz bilinçse tüketip doğal dengeye zarar vermemizden kaynaklanıyor sonuçta.
Alış-veriş çılgınlığının tıp literatüründe tedavi gerektiren bir hastalık olarak kabul edildiğini hatırlatır, az ama öz tüketim yapmak, bilinçli tüketicilere dönüşebilmemiz hayaliyle yazımı sonlandırım.
En acısı da ne biliyor musunuz? Bu yazıyı yazdıktan sonra ertesi gün soluğu bir alış-veriş merkezinde alıp 'Aaaa bu çok güzel aaaa bu da çok güzel ama bu da çok güzel karar veremiyorum o zaman hepsini alıyorum' diyecek olmam. :( Benimki bile bile lades yani yatacak yerim yok. (: Ne diyeyim Allah akıl fikir versin. :'(
Keşke alış-veriş çılgınlığı geni olsa daha doğmadan ultrasonda fark edilip anne karnında yok edilse çocuklar dünyaya alış-veriş çılgınlığına karşı bağışıklık kazanmış bir şekilde gelse. (: Ne dersiniz mümkün olur mu sizce? (:

19.10.2010

İPHONE HAKKINDA EN SON İDDİA

iPhone hakkında pek çok şey yazılıp çizildi ama bu kadar ilginç bir iddia hiç dile gelmemişti.
Küçük yaşta oynadığınız oyuncakları hatırlıyor musunuz? Kimilerimiz bebekleriyle büyüdü, kimilerimiz Gıjoe oyuncaklarıyla oynadı. Bazılarımızın oyun hamurları vardı, bazılarımızın da kurşun askerleri. Peki, günümüz çocukları ne ile oynuyorlar?

14.10.2010

LOŞ IŞIKTA UYUMAK KİLO MU ALDIRIYOR?

Geceleri loş veya çok hafif ışık altında uyumanın obeziteyi tetiklediğine dair ilginç bulgulara ulaşıldı..
Amerika Ohio Devlet Üniversitesi’nde yapılan çalışma, loş ışık altında uyuyan farelerin karanlıkta uyuyanlara göre, 8 hafta içinde yüzde 50 daha fazla kilo aldığını ortaya koyuyor. Çalışma sırasında bir grup fare günlük 16 saat ışık altında, 8 saat boyuncaysa karanlıkta bırakılırken diğer grup, 16 saatlik ışık süresinin sonunda 8 saat de loş ışığa maruz bırakılmış. Farelerin vücut kütleleri arasındaki fark daha ilk haftanın sonunda kendini göstermeye başlamış.
Çalışma ekibinin başındaki Laure Fonken, farelerin günlük

11.10.2010

KENDİ FACEBOOK' UNUZ OLSUN İSTERMİSİNİZ!

Facebooka rakip olun!
Facebook ya da Twitter size göre değil mi? İşte kendi sitenizi kurmanızı sağlayacak iki basit araç... Facebook ve benzeri sosyal ağ siteleri bugün milyonlarca kişiyi peşinden sürüklemeye devam ediyor. Fakat bir sosyal ağ sitesi sahibi olmak sandığınız kadar zor değil. Üstelik bunun için tek

9.10.2010

Henüz Vakit Varken Gülümseyin (:


İskoçya'da yapılan bir araştırma, insanların 52 yaşından itibaren mizah anlayışlarını kaybetmeye başladıklarını ortaya koydu.
LONDRA - Glamorgan Üniversitesi’nden bir grup bilimadamı, gerek kadınların, gerekse erkeklerin 52 yaşından itibaren olayların gülünç yönlerini görebilme yeteneklerini yitirmeye başladıklarını ve dolayısıyla daha asabi ve somurtkan olduklarını gözlemledi.
60'ından sonra erkeklerin kadınlara nazaran 4 kat daha fazla "dırdırcı" olduğunu gösteren araştırma sonuçları, insanların yaşamlarının farklı dönemlerinde farklı gülme alışkanlıklarına sahip olduklarına da işaret ediyor.
Örneğin, bir bebek günde 300 kez gülümserken, 20-30 yaşlarındaki bir kişi de bu sayı 4'e kadar geriliyor.
Gülmenin vücudun mutluluk hormonu salgılamasına yardımcı olduğunu hatırlatan bilim adamları, insanlara "gülmeyi unutmayın" tavsiyesinde bulunuyor.

Kaynak: http://www.ntvmsnbc.com/id/25139547/

Bu haber bana ilginç geldi sizlerle de paylaşmak istedim, yorum yapmadan da duramayacağım tabi ki (: Bundan yıllar önce yine NTV'deydi sanırım bir belgesel izlemiştim. Belgeselin konusu neden güleriz ile ilgiliydi. Aklımda kaldığı kadarıyla kişi beklenmediği bir durumla karşılaştığında güler diyordu. Mesela karşımızdaki konuşurken onun bir sonraki söyleyeceği sözü gayri ihtiyari zihnimizden geçirir tahmin ederiz değil mi? Karşımdaki insan 'Ali ata..' demişse benim zihnim şak diye 'bak' eylemini yapıştırır cümle yüklemine ama kişi 'Ali ata değil kıza bak' dese bu beklenmedik bir durumdur bizim için ve beynimiz buna tepki verir. Refleks gibi sanırım beynimiz en beklenmedik sonuçla karşılaştığında bunu dışarıya gülme olarak yansıtıyor. (: Sonu tahmin ettiğimizden ne kadar fazla farklı ise bu da gülme dozumuzu belirliyor sanırım. (:
Şimdi bir kişi 52 yaşına geldiyse birçok şey görüp geçirmiş, yaşamıştır yani her şey daha sıradan olmuştur onun için. Dolayısıyla bana komik gelen yani beynimin beklenmedik bir şekilde algılaması olayı ona daha az komik gelebilir çünkü onun ilgili olayı daha önceden yaşamış olma ihtimali daha yüksek. Sonuç itibariyle haberin mantıklı bir tarafı var bence.

'Gülmek sana yakışıyor, gülmek sana yakışıyor' dizeleriyle yazıma son verirken siz de alttan 9'8'lik fonu verin lütfen. (:

3.10.2010

Reddedilmek Kalbi 'Gerçekten' Kırıyormuş...

'' Reddedildiğini hissetmenin, mecaz anlamda olduğu gibi gerçek anlamda da kalbi "kırdığı" ortaya çıktı.
Hollanda'daki Amsterdam ve Leiden üniversitelerinden bilim adamlarının yaptığı araştırma, toplum tarafından reddedilmenin kalp atışını yavaşlattığını gösterdi.
Araştırmacılar, 18-25 yaş arasındaki öğrencilere, başka öğrencilerin fotoğraflarını gösterdi ve ilk izlenimlerini sordu. Kalp ritmini ölçmek için öğrencilere kablolar bağlandı. Daha sonra gönüllülere fotoğraflarının beğenilip beğenilmediği bildirildi.
Diğer öğrenciler tarafından beğenilmediğini öğrenen öğrencilerin nabzının yavaşladığı görüldü. Bu yavaşlamayı "kalp kırılması" olarak niteleyen bilim adamları, sonuçların dışlanmanın fiziksel sonuçlar doğurabileceğini gösterdiğini belirtti.
Araştırma, Amerikan "Psychology Today" dergisinde yayımlandı. ''

kaynak: http://www.ntvmsnbc.com/

1.10.2010

TANRI ZAR ATMAZ

  
Altın oran, doğada sayısız canlının ve cansız şeklin yapısında bulunan özel bir orandır. Doğada bir bütünün parçaları arasında gözlemlenen, yüzyıllar boyunca sanat ve mimaride uygulanmış, uyum açısından en yetkin boyutları verdiği sanılan geometrik ve sayısal bir oran bağıntısıdır. Doğada en belirgin örneklerine insan vücudunda, deniz kabuklarında ve ağaç dallarında rastlanır. Platon'a göre kozmik fiziğin anahtarı bu orandır. Bu altın oran Fi = 1,618 matematikte ki üstün tasarım sayısı olarakta adlandırılmaktadır. Bu oran ilk defa Mısırlılar ve Yunanlılar tarafından keşfedilmiş, mimaride ve sanatta kullanılmış,  göze oldukça hoş gelen bir orandır.

Bu altın orana şaşırtıcı bir biçimde;

30.09.2010

BİLİM KURGU FİLİMLERİ GERÇEK OLDU

Rusya'daki özel bir firmanın, ilk ticari uzay istasyonunun yapımına 2016' da başlayacağı bildirmesi dünyalıların tatil anlayışını değiştireceğe benziyor. AA'nın haberine göre Merkezi Moskova'da bulunan 'Orbital Technologies' yönetim kurulu başkanı Sergey Kostenko, ilk ticari uzay istasyonunun yapımı ve işletiminin Rus Federal Uzay Ajansı ile birlikte gerçekleştirilmesinin planlandığını belirterek, burada uzay turistleri ve

29.09.2010

FACEBOOK TELEFONU MU GELİYOR?

İnternete sızan bilgilere göre 500 milyon kullanıcıyı geride bırakan Facebook kendine ait bir cep telefonu geliştirme adına çok gizli bir proje yürütüyor. Web tabanlı hizmetler konusunda uzman ve Facebook’un iPhone uygulamasının ardındaki isim Joe Hewitt ve Google’ın Chrome işletim sistemi ekibinden Facebook’a geçen Matthew Papakipos adlı iki çalışanının yönettiği ekip çalışmalarına tam gaz devam ediyor. Ancak teknik detaylar hakkında henüz hiçbir ipucu yok.

Kaynak:radikal.com

27.09.2010

BERMUDA ŞEYTAN ÜÇGENİ

Çocukken kafamı en çok kurcalayan konuların başında Bermuda Şeytan üçgeninin sırrı gelmekteydi. Ortaokul ve Lise yıllarımda öğretmenlerime bu konuyla ilgili pek çok soru sorduğumu hatırlarım. Malum ya bizim çocukluğumuzda öğretmen herşeyi bilir mantığı vardı. Ama ben ne yazık ki sorularıma hiçbir zaman net cevaplar alamadım..Genelde geçiştirildim..Fakat günümüzde Jeofizikçiler bu sırrı çözmeyi başardı.
Bermuda Şeytan Üçgeni; pek çok gemi ve uçağın hiçbir enkaz bırakmadan kaybolduğu iddia edilen, Atlantik Okyanusu’nun Güney ve Kuzey Amerika’yı birbirinden ayıran ve Bermuda, Porto Rico ve Miami sahilleri arasında kalan üçgen şeklindeki bölgeye verilen isimdir.

Bermuda Şeytan Üçgeni’nin efsaneleşmesine sebep olan ilk vak’a 1945 yılında meydana gelir. Beş adet savaş uçağı rutin görev uçuşu için Florida’daki üslerinden havalandıktan sonra pilotların lideri, telsizden kontrol kulesine şöyle bir mesaj anons eder:

26.09.2010

Elektronik Cihaz Temizleme Kılavuzu

Netbookumuzdan laptopımıza cep telefonumuzdan fotoğraf makinemize tüm bu elektronik cihazların temizliği büyük bir sorun. Bu konu ile ilgili öyle güzel, eğlenceli ve faydalı bir yazı buldum ki üzerinde hiçbir değişiklik yapmadan olduğu gibi sizlerle de paylaşmak istiyorum.

Elektronik cihaz temizleme kılavuzu
Bilgisayar monitörün parmak izi ile doluysa, klavyen kurumuş kola sayesinde yapış yapışsa, cep telefonunda kulak izin çıkmışsa, temizlik vakti geldi demektir. Peşinen uyaralım, temizlik işlemleri sırasında cihazının kapalı olduğuna emin ol.

Televizyonlar ve monitörler:
Annenin monitörlere camsil ile girişmesine izin verme. Ekranlarımız, tüplü televizyonlar gibi cam kaplı değil; anti statik kaplamalardan matlık sağlayan katmanlara kadar türlü bariyerlerle örtülü. Alkol, amonyaklı temizleyiciler ve hatta özel LCD ekran temizleyiciler, mikro çatlaklardan cihazların içine sızabilir ve uzun vadeli kullanımda koruyucu kaplamalara zarar verecektir.
Peki çare nedir? Su! Saf su bulabilirsen daha iyi, yoksa içme suyu işini görür. Sadece su ile nemlendirilmiş bir bez, temizlik için yeterli. Marketteki temizlik reyonundan mikrofiber bir bez satın almanı öneririz. Sıradan pamuklu kumaş kullanırsan, ekranın kumaşın lifleri ile kaplanacak. Bu durumda kağıt mendil ile bir kez daha üzerinden geç. Dikkat; kağıt havlu değil, kağıt mendil ya da tuvalet kağıdı. Kağıt havlu bile, monitörlerin için haşin kalıyor.

Cep telefonları, müzik çalarlar:
Cep telefonları, müzik çalarlar ve medya oynatıcıların ekranları için alengirli çözümlere gerek yok, nemli bir bez işini görecektir. Alkolü aklından bile geçirme. Tuş takımı, mikrofon, hoparlör, şarj yuvası, hafıza kartı girişi için, eski bir diş fırçası ve kürdan öneriyoruz.
Bazı girişlerin üzeri, ince metal ızgaralarla kaplanmış olabilir, çoğu telefonun mikrofonu ve hoparlörleri böyledir. Bu durumda diş fırçası, tozu dışarı çıkarmak yerine içeri itecektir. Izgaranın üzerine bir seloteyp yapıştırıp hızla çekmeyi dene.

Dizüstü bilgisayarlar:
Monitör temizliğinin üzerinden zaten geçmiştik. Gövde temizliğini, bir ölçü alkole iki ölçü su karıştırarak yapabilirsin. Elinin altında saf alkol yoksa, anti bakteriyel temizlik jelini de suyla karıştırabilirsin.
Dizüstü bilgisayarının klavyesini temizlerken, tuşları sökmeyi aklından bile geçirme. Ofis eşyası satan mağazalarda, bu iş için satılan basınçlı hava spreyleri var. Tuşların arasında sıkışmış susamları, bu spreyle çıkarmayı dene. Elektrikli süpürge de deneyebilirsin ama üflemek, çekmekten daha iyi bir çözüm. Fan yuvaları için yapabileceğin tek şey, süpürgeyi dayamak. Temiz fan yuvaları, daha sakin çalışan fanlar ve daha uzun pil ömrü demek. USB, kart yuvası, şarj girişi gibi oyuklar için eski dost diş fırçasına güvenebilirsin.
Trackpad’i sadece suyla temizle, asla alkol değdirme. Bilek ve avuçlarının sürekli değdiği yerdeki renk değişiklikleri için de aseton kullanabilirsin.

Masaüstü bilgisayarlar:
Bilgisayarın kasa içi temizliği için, basınçlı spreyleri öneriyoruz. Bu spreylerden bulamazsan, elektrik süpürgesi çalışırken yumuşak bir boya fırçası veya sulu boya fırçası ile kartların, işlemcinin ve fanların tozunu almayı dene. Eğer süpürge olmadan fırçalarsan, tozları sadece bir yerden başka yere taşımış olacaksın.Masaüstü klavyesinin tuşları sökülüp takılabilir. Tuşları söküp, sabunlu su dolu bir naylon torbaya atıp, ağzını bağladığın torbayı sıkıca çalkalamanı öneririz. Bu sırada klavyenin içindeki kirleri süpürgeyle vakumlayabilirsin. Daha sonra tuşları bir havlu üzerine bekletip kurutabilirsin.
Klavyenin üzerine dökülen kola türü şekerli içecekleri, sabunlu suyla nemlendirilmiş bir bezle silebilirsin. Klavyeler hassas ürünler değildir, elektrik olmadığı müddetçe nemli bezle silmende sakınca yok. Alkol ve su karışımını önermiyoruz, alkol şekeri çözmediği için kuruduğunda yapış yapış olacaktır.

Kameralar:
Objektifteki lensler hemen toz toplar. DSLR kullanıyorsan, zaten bir temizlik kiti almışsındır. Cep tipi makinelerden kullanıyorsan, birkaç liraya acıma ve mutlaka mikro fiber bir bez satın al. Önce lensin üzerindeki tozlardan kurtulmalıyız. İğnesini ayırdığın bir şırınga ile lense hava üfleyebilirsin. Tükürüklerine hakimsen, ciğerlerin de iş görür. Tozlardan kurtulduğuna eminsen, dairesel hareketlerle temizliğini yap. Bezin bir kez lense değen kısmının, bir daha değmemesini sağla, hala gözle görülmeyen ama lensini çizecek tozlar kalmış olabilir.

Paslanmış pil yuvaları:  
Elektroniklerin kendi şarj edilebilir bataryalarının, sıradan pil kullanan cihazların ve hatta kablosuz ev telefonları şarj eden sabit ünitelerinin bağlantı noktaları zamanla kirlenebilir. Bunları temizlemek için silgi ideal. Alengirli kısımları temizleyebilmek için kurşun kalemlerin arkasındaki silgilerden kullanabilirsin. Bu işlem, bataryaların ömrünü uzatacak.

Bu ve bunun gibi birçok faydalı ve eğlenceli yazıyı http://www.istegenc.com.tr/ sitesinden okuyabilirsiniz. (:
kaynak: http://www.istegenc.com.tr/

24.09.2010

CERN' DE MÜTHİŞ GELİŞME

Yüzyılın en büyük deneyi olarak kabul edilen ve kozmosun sırlarını çözmek için yürütülen Büyük Patlama deneyinde yeni bulgular ortaya çıktı.

Bilim adamları, kainatın oluşumu konusundaki araştırmalarında yeni bir fenomen keşfettiklerini düşünüyorlar.

Büyük Hadron Çarpıştırıcısı (BHÇ) adlı dev atom çarpıştırıcısında Büyük Patlama ortamını yaratmaya çalışan Avrupa Nükleer Araştırmalar Merkezi'nin (CERN) internet sitesinde yapılan açıklamada, BHÇ'nin yaklaşık 6 ay süreyle çalıştırılmasından sonra, deneylerin potansiyel olarak yeni ve enteresan fenomenlerin işaretlerini vermeye başladığı belirtildi.

23.09.2010

PİRAMİTLERİN SIRRI TEKNOLOJİ SAYESİNDE ÇÖZÜLEBİLECEK Mİ?

Piramitler nasıl inşa edildi?
Bu soru yüzyıllardır bilim adamlarının, tarihçilerin kafasını kurcalıyor ve herkes bu sırrı öğrenebilmek için uğraşıyor. Uzaylılardan tutun da kayıp kıta  Atlantis'in teknoloji olarak çok ileri halkına kadar bir çok teori üretildi durdu. Çünkü örneğin Keops piramidi 20 yıl içinde 150 m yüksekliğe kadar kaldırılan her biri 2,5 ton ağırlığındaki 2.300.000 adet kireç taşı kullanılarak inşa edilmiştir. Toplam ağırlığı 5.5 milyon ton olan bu taşların bu süre zarfında dizilebilmesi için her 2,5 dakikada bir taşın yerine oturtulmuş olması gerekmektedir. Bu nedenle de günümüzde piramitlerin en anlaşılmaz yönlerinden biri nasıl inşa edildiğidir. 

21.09.2010

ARKADAŞIM EŞEK

İnsanoğlu çoğu zaman yapılan beceriksizlikleri eşeklikle nitelendirse de aslın da bu sevimli hayvan tahminlerimizden çok daha akıllıdır.. Eşek iyi bir kılavuzdur. Gittiği yolu hiç unutmaz ve o yoldan asla şaşmaz.. Bu nedenle de eskiden büyüklerimiz deve ya da katır kervanlarının önüne daha önce bu yoldan gitmiş bir eşeği kılavuz olarak koyarlardı.. Yine atalarımızın ''eşek bir defa çamura düşer ''deyimi de oldukça doğru bir tespittir. Ve yine inanmayacaksınız ama bu hayvan çok iyi bir yol mühendisidir. Evet yanlış duymadınız... Bu akıl küpü hayvan yokuşları en fazla %7 eğimle ve kısa mesafelerde virajlar alarak çıkar.
Hatta bu konuda çoğumuzun bildiği meşhur bir de Anadolu fıkrası vardır:

1950'li yıllarda Amerikalı mühendisler Türkiye'ye gelmiş. Bir kısım imar çalışmalarına rehberlik ediyorlarmış. O zamanlarda yol güzergahını belirleyecek alet yok, eleman yok.. Mühendisler eşeği yokuşa sürüyorlar, arkasından şerit metre çekiyor ve eşeğin ayak izlerine kazık çakıp istikamet belirliyorlarmış. Bunu gören Amerikalı mühendis ne yaptıklarını anlayamamış ve sormuş:
-Ne yapmaya çalışıyorsunuz böyle?
-Rampada yolun güzergahını belirliyoruz..
-Nasıl yani anlayamadım?
-Eşek %7 eğimin üstüne çıkmaz, biz de eşeğin ayak izlerine kazık çakıp rampada yol güzergahı belirliyoruz.
Amerikalı mühendis katılarak gülmeye başlamış ve kendine gelince merakla sormuş:
-Peki eşek bulamayınca ne yapıyorsunuz?
Yetkili mühendis cevap vermiş:
-Amerikadan mühendis getiriyoruz:))
alıntı

19.09.2010

Yoğurt Koydum Dolaba...

Yoğurt Türk kültürünün bir parçasıdır. Evet evet, sadece Türk mutfağının değil Türk kültürünün bir parçasıdır. Öyle ki üzerine türküler yakılmış, atasözlerine-fıkralarımıza konu olmuştur.
Yoğurdun faydaları ise bugün tüm dünyada bilinmekte, tüketimini artırmanın yolları aranmaktadır.
Peki büyük marketlerden ambalajıyla aldığımız bıçakla kes çatalla ye modundaki yoğurtlar ne kadar sağlıklı bunu tabi ki test etmeden bilemiyoruz ama eskiden benim çocukluğumda yoğurtlar ekşi olurdu. Bir hafta dolapta durdu mu zaten iyice ekşir bozulmaya başlar annelerimiz tarafından çorba yada ayran yapılırdı.
Ama şimdi ki yoğurtlar öyle mi? Günlerce dolapta hiç bozulmadan kalabiliyorlar, tatları da hiç çocukluğumdaki yoğurtlara benzemiyor oldukça tatlı sayılırlar o zamankilere nazaran. Bu kadar geç bozulması içindeki kimyasalların sebebidir diye geliyor insanın aklına. Bunun yanı sıra bir devlet üniversitesinde veterinerlik fakültesinde profesör olan eski ev sahibimiz yoğurdunu hala daha evde kendisi yapmaktaydı bize de dışarıdan yoğurt almamamız konusunda sıkı sıkı tembihler, kendi el yapımı yoğurtlarından bize de ikram ederdi. El yapımı yoğurtla hazır yoğurt arasındaki farka dikkat çekmek için hazır yoğurtların o kadar katı ve şekilli olmasının sebebini içine duvar kağıtlarının yapışmasını sağlayan tutkalımsı bir madde konulmuş gibi düşünün örneğiyle pekiştirir bizi hazır yoğurtlardan tamamen soğuturdu.
Dediğim gibi hazır yoğurtların sağlıklı olup olmadığına kesin karar verilmeden önce üzerinde tartışılası uzun uzun incelenesi araştırılası bir konu ama ev yapımı yoğurdun yerini  tutamayacağı da bir gerçek.
Yoğurdun faydalarına baktığımızda ise gerçekten say say bitmez dedirten cinsten.
Bu protein deposunun ilk aklıma gelen faydası gıda zehirlenmelerine karşı koruyucu olmasıdır. Ben bunu bizzat test edip onayladım. Şöyle ki minik bir yavru kedimiz vardı bahçede fareler için konulan zehirli maddelerden birini yemişti, çok korkmuştuk o an aklımıza kediye yoğurt yedirmek geldi. Kedicik Tarçın, yoğurdu yedikten sonra söylemesi ayıp içi dışına çıkarcasına istifra etmiş sonra da çok şükür iyileşmişti. Sizin de aklınızda bulunsun!!!
Sonra bağırsak sistemi üzerine faydaları artık herkes tarafından kabul edildi. Sindirim ve gaz problemi yaşayanlar için oldukça faydalı.
Rahatlatıcı, serinletici etkisi olduğu da bir gerçek. Hatta kolon kanserine karşı koruyucu olduğu söylenmekte. Kolestrolü düşürücü, bağışıklık sistemini güçlendirici, ağız ve diş sağlığı için önemli, zayıflamaya da yardımcı olduğu da bir hakikat.
Sütün fermantasyonu sonucu oluşan yoğurt alkolsüz içecek sektörünün büyük bir kısmını elinde bulunduran gazlı içecek sektörüne de iyi bir alternatif aslında. Yoğurttan yapılan o buz gibi leziz ayranlar hem serinletici hem de gazlı içeceklerin yerini alabilecek, dolabımızda bulunması gereken sağlıklı bir içecek.
İçinde meyve parçacıklarıyla da güzel ve sağlıklı bir atıştırmalık benim için.
Tüm bu sohbetin üzerine fonda 'Yoğurt koydum dolaba ellere vay, bugün başım kalaba ellere vay' türküsüyle bol yoğurtlu günler diliyorum ((:

18.09.2010

Neden Yemek Seçiyoruz?

      Şahsen çok yemek seçen biri olarak bu konunun araştırılmaya değer olduğunu düşünenlerdenim. ADB- DUKE Üniversitesindeki bilimadamları da benimle aynı görüşte olmalılar ki bu konu hakkında detaylı bir çalışma içersine girmişler.
Yemek seçme problemi diğer birçok sorun gibi genetik faktörlere dayandırılıyor. Zaten eğer birşeyin nedenini bulamıyorsak genetiktir genetik diyip kestirip atıyoruz. Eğer genetik olsaydı anne-babanın yemediği birşeyi çocuklarının da yememesi gerekirdi ki bugüne dek aile boyu bir seçicilikle karşılaşmadım doğrusu. Lakin daha geniş kapsamlı düşündüğümüzde her toplumun atalarından gelen bir yemek kültürü olduğuna göre bir Türk'e bir Japon'un yediği gibi böcek ızgara, böcek cız-bız yediremiyeceğimizi varsaydığımızda bu tez de oldukça mantıklı geliyor kulağa.
Bununla birlikte bence tamamen psikolojik bir olgu yemek seçmek. Kendimde bir yemek seçer olarak gönül rahatlığıyla dile getiriyorum bu tezimi. Mesela vejetaryanım diyemem ama et yemem ben ne kırmızı et ne tavuk ne balık, çorba içmem, ıspanak sevmem, şerbetli tatlıların tadına bile bakamam, şehriyeyi hiç sevmem, armudu, muzu, cevizi de yiyemem, siyah çay da içmem, hatta öyle ki minik boncuk makarnayı yiyebilirken fiyonk yada burgu şeklindeki makarnayı bile yiyemem yani şekilden bile nem kaparım, dereotu varsa bir yemekte mutfağa bile giremem, onu yemem bunu yemem liste yapsam böyle uzar gider işte maalesef ... Tüm bunları yemememin ise tek bir sebebi var: Bu gıdaların tadını veya kokusunu beğenmemem. Sırf yemiş olmak için de yemek saçma geliyor açıkçası bana. Bir nebze de olsa zevk almalı kişi, damağına hitap etmeli değil mi ama yedikleri?
Bilim adamlarının bu konuya da en kısa zamanda bir çözüm getirmesini bekliyoruz. Öne sürüldüğü gibi yemek seçme konusunda  genetik faktörlerin mi, çevresel faktörlerin mi yoksa psikolojik faktörlerin mi daha baskın olduğunun bulunması, yemek seçme sorununa bir çözüm getirilmesi en çokta ebeveynlerin işine yarayacak sanırım.
Ne olursa olsun; Her besinin tek tek çok değerli olduğu muhakkak ama o bilince gelmek için de daha kırık fırın ekmek yemek gerek bu da bir hakikat ...

15.09.2010

Hayatı SOL'dan Yaşamak

Beynin sol yarım küresi vücudumuzun sağ tarafını, sağ yarım küresi de sol tarafını yönetmektedir. Dolayısıyla beynin sağ lobunun sol lobuna göre daha gelişmiş olması durumuna, genel olarak günlük işlerde sol elin, ayağın vs. sağ el, ayağa göre daha baskın kullanılmasına solaklık denmektedir.
Solaklığın nedeni konusunda tıp dünyasında kesin bir sonuca varılmamakla birlikte genetik faktörlere, bebeğin anne karnındaki gelişimine bağlı olduğu şimdilik daha yaygın olarak kabul edilegelen görüşlerdendir.
Solaklığın nedeni bilim adamları tarafından araştırıladursun solak kişilerin yaşadığı gündelik sorunlar onların toplum tarafından sakar olarak nitelendirilmelerine hatta sağaklara göre daha az yaşamalarına sebep olmaktadır. 
Sağaklara göre kurulan bir dünya düzeninde solakların yaşadığı gündelik sorunlara baktığımızda ise birçok solakdaşım tüm bu yazdıklarımla benimle aynı fikirde olacaktır. (:

  • Solak olduğunuz anlaşıldığı an büyüklerinizden sağak olmaya teşvik konusunda bir baskı görürsünüz ki  sizi solak olarak kabul etmelerini sağlamak en büyük sıkıntılardan biridir aslında, 
  • Cetvel, makas, bıçak, cezve, kepçe gibi araçları kullanmaları sağaklar anlamasa da solaklar için bir mucize mahiyetindedir.
  • Büyükşehirlerde yaşıyor akbil veya ego kartı kullanıyorsanız üstüne üstlük birde solaksanız akbili basarken veya ego kartıyla turnikeden geçmeye çalışırken herkes sağ eliyle kartını okutup soldaki turnikeden geçmeye çalışırken siz sol elinizle kartı okutup sağ taraftaki bambaşka bir turnikeden geçmeye çalışırsınız ama başarılı olamazsınız ta ki karşıdan sizi görüp uyaran güvenlik görevlisinin ikazına dek (:
  • Okul dönemi başlı başına bir sorundur zaten. Sıra arkadaşınızın da solak olma ihtimali çok düşük. Dolayısıyla siz hep solda oturmak zorunda kalan taraf olursunuz kollarınızın çarpışmaması için. Sıra değil de kolçaklı sandalye varsa bir de daha büyük bir problem sizi bekliyor demektir çünkü hiçbir zaman aradığınızda sol kolçaklı bir sandalye bulamazsınız. Sağ kolçaklı bir sandalyede eğri büğrü oturur yada yandaki boş sandalyenin kolçak kısmını da işgal edersiniz.
  • Saatinizi sağ kolunuza takarsınız dolayısıyla saatinizi ileri-geri almak istediğinizde buton terste kalacağı için kolunuzdan çıkarmak zorundasınızdır.
  • Mouse kullanıyorsanız mouse PC'nizin hep solundadır ve sizden sonra gelen kişinin mouse un burada ne işi var diye tepkisine maruz kalırsınız ayrıca herkesin tıklama işi için kullandığı işaret parmağı yerine siz orta parmağınızı bu konuda üstün beceri sahibi yaparsınız.
  • Birçok teknolojik eşyayı (telefon, fotoğraf makinesi, klavyedeki numberpad, vs.) kullanmakta zorluk çekerseniz, düğmeler hep ters tarafa konmuştur çünkü.
  • El sıkışırken önce sol elinizi uzatır gayri ihtiyari karşıdaki kişinin ufak bir şaşkınlığından sonra 'Şakacı seni!' ithamıyla karşılaşırsınız halbuki siz sadece solaksınızdır.
  • Hele bir de bayansanız ilk etapta tığ tutamaz, kanaviçe işleyemez, örgü öremezsiniz. Bunları öğrenmek  için ekstra ekstra çaba sarf etmeniz gerekir. Hemcinsleriniz inci inci çeyiz dizerken siz onları seyredersiniz. :p
  • Trafiğin sağdan aktığı bir ülkede yaşıyorsanız ki büyük ölçüde öyle araba kullanmakta bir sanat oluyor sizin için. Otomatik vites her türlü kurtarıcınız olur.
  • Cicili bicili kupalar alıp bir şeyler içmek istediğinizde asla o beğenerek aldığınız kupanızın figürünü göremezsiniz.
  • Ambalajlı bir ürünü açmak istediğinizde açma yerini bulana kadar akla karayı seçersiniz.
  • Kapıları, dolapları, pencereleri açarken hep kolların, kulpların neden ters takıldığını düşünürsünüz.
  • Musluklarda eliniz farkında olmadan hep önce sol tarafa gider ve sıcak su temasıyla kendinize gelirsiniz.
  • Sizi sol elinizle yazan biri gördüğünde nedense şaşırıp sanki çok anormal bir durummuş gibi 'A! sen solak mısın?' sorusuna muhatap kalırsınız.
  • Yazdığınız yazıyı göremezsiniz. Kara kalem veya mürekkep kullanıyorsanız eliniz yazdıklarınızın üzerinden geçtiğinden hiç temiz kalamazsınız.
  • Ve daha niceleri ...
Lakin solaklık gerçekten bu kadar negatif bir şey midir? Bir solak için tüm bu olumsuzlukların yanında oldukça da eğlenceli bir şeydir aslında.
Mesela;

  • Burası benim tersime geldi deyip otobüslerde istediğiniz özellikle de cam kenarına geçme şansı tanır size,
  • Okul döneminde öğretmenler düzgün oturun, kağıtlarınızı kapatın diye uyarırken siz sağa dönmüş bir şekilde ben solağım diğer türlü oturamıyorum deme lüksüne sahipsiniz,
  • Solaklar zekidir tezini arkanıza alıp yürü ya kulum modunda dolaşabilirsiniz.
  • Birçok spor dalında kendinizi geliştirip bu özelliğiniz sayesinde başarılı bir sporcu (futbol, tenis, ekstrim, vs. ) olabilirsiniz.
  • Dünya nüfusunun yaklaşık %10-%15 inin solak olduğu bilindiğine göre bu ayrıcalığın tadını çıkarabilirsiniz.
  • Diğer solakdaşlarınızla daha kısa sürede iletişim kurup, diğer insanlara göre çok daha kısa sürede kaynaşabilirsiniz. Yaşasın solak kardeşliği moduna geçebilirsiniz.
  • Genelde de zaten dikkat çeken biri olursunuz.
Yani dezavantajları avantaja rahatça çevirebilirsiniz.

Tüm bu avantaj-dezavantajın yanı sıra geçmişten günümüze birçok toplumda solaklık çok da hoş karşılanan bir durum değildir. Avrupa'da Ortaçağ döneminde solaklara cadı damgası vurulmuş ve sol tarafında beni olan kadınların yakıldığı rivayet edilmektedir. Japonya'da ise evlendikten sonra eşinin solak olduğunu öğrenmek boşanmayı meşru kılan sebeplerden biri sayılmakta imiş. İslam dünyasında da sol elle yemek yemenin haram kılındığını biliyoruz. Şeytanın sol elle yemek yiyor olması, geçmişten bugüne birçok resimde solak olarak çizilmiş olması solaklığın birçok toplum tarafından hoş görülmemesinin altında yatan sebeplerden olabilir.

13 Ağustos'un Dünya Solaklar Günü olarak kutlanıldığını hatırlatır, bu dünyada yalnız olmadığınızı belirtmek isterim.

Bir gün bile olsa dünyayı sol tarafından yaşamak dileklerimle ... 

13.09.2010

Su Canlı Mıdır ?

Suyun canlı olup olmadığı yıllardır süregelen bir tartışma konusu iken Japon bilim adamı Dr. Masaru EMOTO bu tartışmaya bambaşka bir boyut getirdi.
Dr. Masaru EMOTO'ya göre yapılan deneyler sonucunda temiz kaynaklardan gelen veya kendilerine güzel, sevgi dolu sözcükler söylenen, klasik müzik dinletilen su örneklerinin parlak, simetrik ve düzgün desenli olduğu; buna karşılık pis kaynaklardan gelen, sürekli kötü söz söylenen, heavy metal dinletilen su örneklerinin koyu renkli, asimetrik ve dağınık olarak resmedildiği gözlemlenmiştir.


Bundan birkaç yıl önce Discovery Channel'de yayınlanan MYTHBUSTERS programında da bunun bir deneyi yapılmış, içinde sürekli olarak klasik müzik ve heavy metal müzik çalınan iki ayrı sera oluşturulmuştu. Bunun yansıra içinde klasik müzik çalınan seraya gidip sürekli güzel şeylerden bahsedilmiş, sevgi dolu sözcükler ifade edilmiş; heavy müzik çalınan seraya gidildiğinde ise bağırılıp çağrılmıştı ve deney sonunda içinde klasik müzik çalınan seranın bitkilerinin daha güzel büyüdüğü gözlemlenmişti.
Ki zaten annelerimiz tarafından bilinen bir gerçek çiçeklerle konuşulduğunda daha güzel büyüdükleri değil midir? Annelerin tezi de bir bakıma gerçeklik kazanmış oluyor böylece.
İnsan vücudunun da %65-70'inin sudan oluştuğunu düşündüğümüzde insanlara pozitif veya negatif yaklaştığımızda ne takım sonuçlar alacağımızı tahmin etmek artık çok da güç olmasa gerek...
Kendimize sürekli olarak pozitif telkinlerde bulunmamız hem beden hem de ruh sağlığımız için oldukça önemli gözüküyor.
Bunun yanı sıra suda daha birçok keşfedilmeyi bekleyen gizemin olduğunu düşünenlerdenim lakin tüm bu gizem suya canlılık vasfını verir mi hep birlikte bakalım isterseniz.
Su bildiğimiz gibi 2 hidrojen 1 oksijen atomundan meydana gelen bir maddedir. Oksijen ve hidrojen ayrı ayrı gaz olmalarına rağmen bir araya geldiklerinde sıvı olan suyu, hatta hidrojen yakıcı oksijen yanıcı bir madde olmasına rağmen bir araya geldiklerinde söndürücü özellikteki suyu oluşturmaktadırlar.
Yapıtaşlarına baktığımızda herhangi bir canlılık özelliği göstermiyor ama insanın da topraktan yaratıldığını düşündüğümüzde suyun kimyasal yapısı sorumuzun yanıtını bulmak için bir ipucu vermiyor bize.
O zaman canlıların ortak özelliklerine bakıyoruz. Günümüz dünyasında bir maddeye canlı diyebilmemiz için;
* Hücrelerden oluşması,
* Beslenmesi,
* Solunum yapması,
* Boşaltım yapması,
* Üremesi,
* Hareket etmesi,
* Büyüme ve gelişmesi,
* Uyarıcılara tepki göstermesi yani irkilmesi gerekmektedir.

Su bu özellikleri taşımadığı için günümüz bilim dünyasında canlı olarak nitelendirilemez bence.
Lakin cansız varlıkların canlılığı konusu bence hala araştırılmayı, keşfedilmeyi bekleyen bir sırlar bütünü olarak gizemini sürdürmekte...