31.10.2010

BALIK HAFIZASI 3 SANİYELİK Mİ SANDIN???!!!

Tanıştırıyım bu benim canım balığım Humty-Dumty im. ((:  Doğumgünü hediyem olur kendileri. Yaklaşıkta 5-6 aydır benimle. Ne diyim Allah uzun ömürler verir inşallah. (:
Bugünkü yazıma konu olmasının sebebi ise beni hergün şaşkına çeviren halleri. Kim dediyse balıkların hafızası 3 saniye diye onları yalancı çıkaracak cinsten.
Bir kere Pavlov'un köpeklerinden hiçbir eksiği yok. O da anlıyor mama saatinin geldiğini, yanına yaklaşınca (ki bu genelde yem vermek için oluyor zaten) daha yem vermeden suyun üzerine çıkıp yemek yeme pozisyonu alıyor. Yem verince de haaaapp diye yutuyor. (: (O sesi duymanız lazım anlatılmaz duyulur yani. :P)
Eğer sadece 3 saniye olsaydı hafızası nereden bilecek benim oraya neden geldiğimi, yemini daha görmeden benim el hareketlerime göre hareket etmesi benim nazarımda akıllı bıdık yapıyor kendisini.
İşte tam da bu sırada araştırmacı ruhum harekete geçti ve

29.10.2010

ALIŞ-VERİŞ GENİ

Alış-verişi sevmeyenimiz yoktur sanırım. Az yada çok sevenimiz vardır da günümüz koşullarında bu denli tüketici toplumuna dönüşmüşken, onda var bende yok psikolojisi benliklerimizi bu denli sarmışken hiç sevmeyenimiz yoktur diye düşünüyorum. İsrafın haram olduğuna vurgu yapıp bu yazımı başta kendim olmak üzere tüm bilinçsiz tüketicilere ithaf ediyorum.
Kapitalist düzene göre insanların mutluluğu yaptıkları tüketimle doğru orantılıymış gibi gösteriliyor. Peki gerçekten parayla saadet oluyor mu? Günümüzde parasız saadet olamayacağı kesin gibi gözüküyor da acaba saadete giden yol paradan mı geçiyor tartışılır...


İnsanlar bir toplum içinde yaşarlar, yaşadıkları toplumdan etkilenirler muhakkak. İnsanlığa  değerin üzerinde giydiği kıyafetin markasına, kullandığı cep telefonuna, bindiği arabaya göre verildiği bir toplumda tüketim canavarına dönüşmemek için kişinin kendini toplumdan soyutlaması gerekiyor sanırım. Ekonomi literatüründe gereksinimlerin sonsuz olduğunu düşündüğümüzde kişinin bu gidişe dur diyecek tek gücün kendi olduğunun farkına varması şart!!!
Alış-veriş yapmak artık sadece ihtiyaçları gidermek amaçlı değil bir nevi terapi etkisi yapıyor. Kişiler günümüzde alış-veriş yaparken dertlerinden, tasalarından arınıyorlar, mutlu oluyorlar yada olduklarını sanıyorlar çünkü asıl sorun sabit gelirle sonsuz gider arasındaki farkın kart ekstresi şeklinde kişiye ulaşmasıyla gün yüzüne çıkıyor. Maddi çıkmaz bir süre sonra huzursuzluğa, şiddete dönüşüp önce kişiyi daha sonra ailesini ve bir süre sonra içinde yaşadığı toplumu kaos ortamına sürüklüyor.
Ama yok, siz benim gelirim yüksek üçe beşe bakmam, istediğim kadar harcarım, tüketirim, istediğimi alır, yer, içerim böyle mutluyum diyorsanız yüksek gelirli ülkelere baktığımızda, halkın sağlıktan -eğitime, aile yapısına kadar yaşadığı problemleri göz önüne aldığımızda parayla saadet olamayacağını  anlıyoruz sanırım.
Huzur bulmak, mutlu olmak, prestij kazanmak, saygınlık görmek, vs. için yaptığımız tüm harcamalar bizi kısa süreli mutlu etse de aslında kısır bir döngünün, tükettikçe daha çok tükettiren bir zincirin halkası haline getirmekten başka bir işe yaramıyor. Maddi olarak sağlanacak huzur bir noktada tıkanıyor. Kişinin manevi dünyasında da huzurlu olması için huzur arayışı içinde olması gerek, kendini zaman zaman soyutlayıp iç dünyasına dönmesi, iç güzelliğin dışına yansıdığını kendine hatırlatması gerek.
İnsanların açlıktan öldüğü bir dünyada bu kadar çok tüketerek onların yaşam hakkını ellerinden aldığımızı düşünüyorum. Ozon tabakasındaki delik, küresel ısınma, her yıl türeyen değişik hayvan isimleri taşıyan hastalıklar (kuş gribi, deli dana, kene-kırım kongo, domuz gribi vs.) hepsi doğanın dengesini bozduğumuz bilinçse tüketip doğal dengeye zarar vermemizden kaynaklanıyor sonuçta.
Alış-veriş çılgınlığının tıp literatüründe tedavi gerektiren bir hastalık olarak kabul edildiğini hatırlatır, az ama öz tüketim yapmak, bilinçli tüketicilere dönüşebilmemiz hayaliyle yazımı sonlandırım.
En acısı da ne biliyor musunuz? Bu yazıyı yazdıktan sonra ertesi gün soluğu bir alış-veriş merkezinde alıp 'Aaaa bu çok güzel aaaa bu da çok güzel ama bu da çok güzel karar veremiyorum o zaman hepsini alıyorum' diyecek olmam. :( Benimki bile bile lades yani yatacak yerim yok. (: Ne diyeyim Allah akıl fikir versin. :'(
Keşke alış-veriş çılgınlığı geni olsa daha doğmadan ultrasonda fark edilip anne karnında yok edilse çocuklar dünyaya alış-veriş çılgınlığına karşı bağışıklık kazanmış bir şekilde gelse. (: Ne dersiniz mümkün olur mu sizce? (:

19.10.2010

İPHONE HAKKINDA EN SON İDDİA

iPhone hakkında pek çok şey yazılıp çizildi ama bu kadar ilginç bir iddia hiç dile gelmemişti.
Küçük yaşta oynadığınız oyuncakları hatırlıyor musunuz? Kimilerimiz bebekleriyle büyüdü, kimilerimiz Gıjoe oyuncaklarıyla oynadı. Bazılarımızın oyun hamurları vardı, bazılarımızın da kurşun askerleri. Peki, günümüz çocukları ne ile oynuyorlar?

14.10.2010

LOŞ IŞIKTA UYUMAK KİLO MU ALDIRIYOR?

Geceleri loş veya çok hafif ışık altında uyumanın obeziteyi tetiklediğine dair ilginç bulgulara ulaşıldı..
Amerika Ohio Devlet Üniversitesi’nde yapılan çalışma, loş ışık altında uyuyan farelerin karanlıkta uyuyanlara göre, 8 hafta içinde yüzde 50 daha fazla kilo aldığını ortaya koyuyor. Çalışma sırasında bir grup fare günlük 16 saat ışık altında, 8 saat boyuncaysa karanlıkta bırakılırken diğer grup, 16 saatlik ışık süresinin sonunda 8 saat de loş ışığa maruz bırakılmış. Farelerin vücut kütleleri arasındaki fark daha ilk haftanın sonunda kendini göstermeye başlamış.
Çalışma ekibinin başındaki Laure Fonken, farelerin günlük

11.10.2010

KENDİ FACEBOOK' UNUZ OLSUN İSTERMİSİNİZ!

Facebooka rakip olun!
Facebook ya da Twitter size göre değil mi? İşte kendi sitenizi kurmanızı sağlayacak iki basit araç... Facebook ve benzeri sosyal ağ siteleri bugün milyonlarca kişiyi peşinden sürüklemeye devam ediyor. Fakat bir sosyal ağ sitesi sahibi olmak sandığınız kadar zor değil. Üstelik bunun için tek

9.10.2010

Henüz Vakit Varken Gülümseyin (:


İskoçya'da yapılan bir araştırma, insanların 52 yaşından itibaren mizah anlayışlarını kaybetmeye başladıklarını ortaya koydu.
LONDRA - Glamorgan Üniversitesi’nden bir grup bilimadamı, gerek kadınların, gerekse erkeklerin 52 yaşından itibaren olayların gülünç yönlerini görebilme yeteneklerini yitirmeye başladıklarını ve dolayısıyla daha asabi ve somurtkan olduklarını gözlemledi.
60'ından sonra erkeklerin kadınlara nazaran 4 kat daha fazla "dırdırcı" olduğunu gösteren araştırma sonuçları, insanların yaşamlarının farklı dönemlerinde farklı gülme alışkanlıklarına sahip olduklarına da işaret ediyor.
Örneğin, bir bebek günde 300 kez gülümserken, 20-30 yaşlarındaki bir kişi de bu sayı 4'e kadar geriliyor.
Gülmenin vücudun mutluluk hormonu salgılamasına yardımcı olduğunu hatırlatan bilim adamları, insanlara "gülmeyi unutmayın" tavsiyesinde bulunuyor.

Kaynak: http://www.ntvmsnbc.com/id/25139547/

Bu haber bana ilginç geldi sizlerle de paylaşmak istedim, yorum yapmadan da duramayacağım tabi ki (: Bundan yıllar önce yine NTV'deydi sanırım bir belgesel izlemiştim. Belgeselin konusu neden güleriz ile ilgiliydi. Aklımda kaldığı kadarıyla kişi beklenmediği bir durumla karşılaştığında güler diyordu. Mesela karşımızdaki konuşurken onun bir sonraki söyleyeceği sözü gayri ihtiyari zihnimizden geçirir tahmin ederiz değil mi? Karşımdaki insan 'Ali ata..' demişse benim zihnim şak diye 'bak' eylemini yapıştırır cümle yüklemine ama kişi 'Ali ata değil kıza bak' dese bu beklenmedik bir durumdur bizim için ve beynimiz buna tepki verir. Refleks gibi sanırım beynimiz en beklenmedik sonuçla karşılaştığında bunu dışarıya gülme olarak yansıtıyor. (: Sonu tahmin ettiğimizden ne kadar fazla farklı ise bu da gülme dozumuzu belirliyor sanırım. (:
Şimdi bir kişi 52 yaşına geldiyse birçok şey görüp geçirmiş, yaşamıştır yani her şey daha sıradan olmuştur onun için. Dolayısıyla bana komik gelen yani beynimin beklenmedik bir şekilde algılaması olayı ona daha az komik gelebilir çünkü onun ilgili olayı daha önceden yaşamış olma ihtimali daha yüksek. Sonuç itibariyle haberin mantıklı bir tarafı var bence.

'Gülmek sana yakışıyor, gülmek sana yakışıyor' dizeleriyle yazıma son verirken siz de alttan 9'8'lik fonu verin lütfen. (:

3.10.2010

Reddedilmek Kalbi 'Gerçekten' Kırıyormuş...

'' Reddedildiğini hissetmenin, mecaz anlamda olduğu gibi gerçek anlamda da kalbi "kırdığı" ortaya çıktı.
Hollanda'daki Amsterdam ve Leiden üniversitelerinden bilim adamlarının yaptığı araştırma, toplum tarafından reddedilmenin kalp atışını yavaşlattığını gösterdi.
Araştırmacılar, 18-25 yaş arasındaki öğrencilere, başka öğrencilerin fotoğraflarını gösterdi ve ilk izlenimlerini sordu. Kalp ritmini ölçmek için öğrencilere kablolar bağlandı. Daha sonra gönüllülere fotoğraflarının beğenilip beğenilmediği bildirildi.
Diğer öğrenciler tarafından beğenilmediğini öğrenen öğrencilerin nabzının yavaşladığı görüldü. Bu yavaşlamayı "kalp kırılması" olarak niteleyen bilim adamları, sonuçların dışlanmanın fiziksel sonuçlar doğurabileceğini gösterdiğini belirtti.
Araştırma, Amerikan "Psychology Today" dergisinde yayımlandı. ''

kaynak: http://www.ntvmsnbc.com/

1.10.2010

TANRI ZAR ATMAZ

  
Altın oran, doğada sayısız canlının ve cansız şeklin yapısında bulunan özel bir orandır. Doğada bir bütünün parçaları arasında gözlemlenen, yüzyıllar boyunca sanat ve mimaride uygulanmış, uyum açısından en yetkin boyutları verdiği sanılan geometrik ve sayısal bir oran bağıntısıdır. Doğada en belirgin örneklerine insan vücudunda, deniz kabuklarında ve ağaç dallarında rastlanır. Platon'a göre kozmik fiziğin anahtarı bu orandır. Bu altın oran Fi = 1,618 matematikte ki üstün tasarım sayısı olarakta adlandırılmaktadır. Bu oran ilk defa Mısırlılar ve Yunanlılar tarafından keşfedilmiş, mimaride ve sanatta kullanılmış,  göze oldukça hoş gelen bir orandır.

Bu altın orana şaşırtıcı bir biçimde;